The Devil’s Doorway (2018): Bir Başka Mockumentary Daha

Vaktiyle orijinal bir fikir olarak ortaya çıkıp tutan şeylerin zaman içerisinde suyunun nasıl çıkartıldığını pek çok farklı alandan biliyoruzdur eminim. Sinemadaki “found footage” ve/veya “mockumentary” fikirleri de bu sava verilebilecek en güzel örneklerden kesinlikle. Yani o kadar suyu çıkartılmış durumdaki, oldukça küçük olan yerli korku sahnemizde bile birden fazla örneğini bulabilmek mümkün Hasan Karacadağ sağ olsun.

Tabi bütün bu hengamede çok çok başarılı hatta adını korku tarihine yazdıracak yapımlarda ortaya çıkmadı değil. İspanyol yapımı [REC]’i hatırlar mısınız? Ne şahane filmdir. İzlemediyseniz mutlaka ama mutlaka izlemenizi tavsiye ederim (seri haline getirilmiş diğer filmlerini es geçerek tabii ki).

Neyse, bu yazımızda bir başka found footage / mockumentary tarzındaki korku filmi olan “The Devil’s Doorway”i ele alacağız. Özellikle çekimleri açısından dikkat çeken film, yüzlerce farklı rakibinden daha fazla bize ne verebiliyor, görelim.

 

 

Henüz oldukça taze sayılabilecek Birleşik Krallık yapımı “The Devil’s Doorway” 76 dakika gibi oldukça kısa bir süreyle dikkat çekiyor ilk etapta. Yapımcılığı “23ten” adındaki şirket tarafından üstlenilen film “Aislinn Clarke” tarafından yönetilmiş ki kendisinin ilk uzun metraj deneyimi olduğunu da belirtmek gerek. Bunlar gibi oldukça dar olan oyuncu kadrosu da pek bilinmeyen isimlerden bir araya getirilmiş olan filmde pek tanıdık bir isme rastlamak mümkün olmuyor.

Konuyu ise spoiler vermeden şöyle özetleyebiliriz:

 

1960’lı yıllarda geçen hikayede Vatikan tarafından görevlendirilen iki peder, Birleşik Krallık’ta bulunan ve günahkar olarak addedilen kadınların tutulduğu bir eve, sıradışı bir olayı araştırmaya giderler. Ne var ki kendilerini oldukça farklı ve karanlık bir durumun içerisinde bulurlar ve bunu çözmeye çalışırlar.

 

 

Filmi seyretmeye başladığınızda ilk dikkati çeken şey filmin 16:9 oranıyla değil 4:3 oranıyla çekilmiş olması ve sanki analog bir kamera ile filme kaydedilmiş olması oluyor. 4:3 çekim yapmak problem değil fakat film gerçekten eski bir analog kamerayla mı çekildi yoksa güncel ekipmanlarla çekim yapılıp dijital olarak mı üzerinde oynandı ayırt edemiyorum. Her ne olursa olsun başarılı bir iş olduğu su götürmez bir gerçek. Özellikle seslerin de görüntülerin otantikliğiyle uygun olması bu gerçekçiliği daha da artırıyor ve sizi gerçekten eski bir kayıt seyrediyormuşsunuz havasına sokuyor.

Oyuncuların pek tanıdık simalar olmadıklarını söylemiştik ancak filmde oyunculuk anlamında da çok sırıtan bir şey yok. Başrolleri paylaşan isimlerden Father Thomas Riley rolündeki “Lalor Roddy” oldukça gerçekçi ve keyif verici bir oyunculuk ortaya koyuyorken Father John Thornton rolündeki “Ciaran Flynn” nispeten biraz daha geride kalıyor performansıyla. Bu iki isim dışındaki önemli karakterlerden “Reverend Mother” rolündeki “Helena Bereen” ve Kathleen O’Brien rolündeki “Lauren Coe” üzerlerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyorlar.

Kısa süresi ve mockumentary tarzıyla hikaye anlatımında fazla derine girmeden daha düz ve hızlı bir yolu tercih eden filmde olayların nasıl gelişeceği hakkında belli bir bölümde kafanızda şüphelerle kuşku içerisinde kalırken akabinde gelen bölümlerde olayların çok hızlı çözülmesi, özellikle filmin sonuna pek de anlam veremediğiniz zorlama bir hal alması insanı biraz mutsuz ediyor. Film boyunca karakterlerin arka planları hakkında pek bir fikir edinilemediğinden olana bitene anlam vermekte güçlük çekiyorsunuz.

Korku sahnesi anlamında çok da orijinal fikirler sunmayan filmde mevcut fikirlerin bazıları insanı etkisi altına alabilecek kalitede sunulmuşken bazı şeylere dudak bükmemek pek mümkün olmuyor. Ortada fevkalade bir görüntü yönetmenliği de olmadığından dolayı -ki olması için bir sebep var mı emin değilim- izleyeni içine alıp bırakmayan bir film olduğunu söyleyemiyorum.

Bu kısa sürede ve enteresan hikaye akışında filmin en büyük başarısı alttan alta getirdiği Hristiyanlık ve inanç meselesiyle ilgili sorgulamalar ve eleştiriler oluyor aslında. Çok yüzeysel olarak hemen her karakterin karanlık taraflarına şahit olduğumuz filmde bunlar üzerine kurulmuş kısa diyaloglar inanılmaz bir felsefi derinlik içermese de eleştiri anlamında gayet başarılılar.

Gelelim spoiler’lara:

 

Filmi İzlemediyseniz Okumayın ki Tadı Kaçmasın

Rahibelerin şeytana tapan bir tür tarikat olması, şeytanı ya da bir akrabasını dünyaya getirme çalışmaları ya da böyle görünen ancak aslında olan her şey tamam. Ancak bunun üzerinden gidip gidip konunun Father Thomas Riley’e bağlanması çok absürt. Ne olduğuna dair doğru dürüst bir fikrimizin olmadığı filmin sonu belki de filmin en büyük handikapı.

Reverend Mother karakterinden her türlü bir şeyler çıkacağı en başından beridir kör göze parmak şeklinde verilmişken Father Thomas Riley ile arasında geçen diyalogla zaten açığa çıkıyor. Bunun kurgusu çok daha güzel yapılabilirmiş sanırım ancak yönetmenin tercihi neticede.

Kathleen O’Brien karakterinin çektiği zulüm, havada durma, sonrasında anlamsız bir şekilde bir rahibenin maruz kaldığı anlık vücut şekil bozukluğu falan oldukça bayat fikirler. Yersiz kullanıldığında ise iyice tat kaçırıp korku öğesinden ziyade bıkkınlık öğesine dönüşüyor.

 

Sonuç olarak, korkunç bir hikayeyi pek de korkunç olmayan bir şekilde anlatan, niyeti iyi ama çabası yetersiz bir başka mockumentary tarzı korku filmi olan “The Devil’s Doorway”i bu tarz işleri seviyorsanız seyredebilirsiniz. Ancak korku sever dahi olsa pek çoğu insana bir tat vermeyecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön